20
EXE RANK
OttoMaNs* ;яeiz
Fexe Kullanıcısı
Puanları
0
Çözümler
0
- Katılım
- 20 Şub 2011
- Mesajlar
- 32,869
- Tepkime puanı
- 0
- Puanları
- 0
- Yaş
- 37
- Web sitesi
- www.netbilgini.com
MEZHEPSİZLER
Bu kitabın hedefi; Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza'yı ve batıl görüşlerini tanıtmaktır. Kitap, Ezher'de yapılan bir doktora tezinin son yarısıdır. Başı R. Rıza'nın tefsir metodunu işliyor. Burası elimizdeki kitapta yer almıyor. Elimizdeki kitapta ise o üç kişiyi, aslı, soyu, fikir ve inancıyla tanıtıyor.
Asr-ı saadette dinin ve dünyanın her problemi Rasulullah'ın önünde hal ve fasledilirdi. Her soru kesin cevabını bulurdu. Ondan sonra da O'nun nurundan muktebes vicdanlarıyla sahabe meseleleri hallediyor, O'ndan duyup gördüğünü aktarıp hükmü koyuyordu.
Üçüncü safhada ise Tabiin sahabenin tavrını korumaya çalıştı. Ama ne var ki meseleler çoğalmış, dış ve içten yeni düşünceler ortaya çıkmış, cevap bekliyordu. Buna karşılık da, kitap (Kur'an)ortada ve sabit ise de; gerek onu anlamak ve izahta, gerekse Rasulullah'ın hadislerini nakilde değişik metod ve anlayışlar zuhur etmişti.
Tabiin döneminde kısmen, tebe-i tabiin döneminde ise tamamen yeni ilim anlayışı takarrur etti. Önceki dönem " selef dönemi" diye anıldı. Yeni dönem ise "halef" diye anıldı. İşte bu dönemde ameli ve itikadi mezhepler ortaya çıktı. Oluşup takarrur etti. Biçimlendi ve kitlelerce benimsenenler, ulemaca doğrulananlar devam etti revac buldu. Öbürleri ise silindi veya kenara atıldı.
Şimdi de elimizdeki kitapta yer alan önemli kavramları özetleyelim.
İÇTİHAD:
Allah ve Rasulünün hüküm koyma yetkisini kullanmak ve üstlenmek diyebileceğimiz ağır bir yük, çetin bir vazife ve sorumluluk. Dindeki ehliyeti tam olan alimin dini konuda, delil bulunmayan hususta hüküm koymasıdır. Ehliyeti şöyle sıralayabiliriz:
1-) Dinde, kitap-sünneti ve ondan kaynaklanan her hususunu, usul ve furuunu tam bilmek.
2-) Bunu ehil bir üstaddan, disiplinli şekilde almış bulunmak,
3-) Üstün zeka, geniş görüşçe yorum gücü,
4-) Dünyevi ilimleri daha çok iyi tanımak,
5-) Tam iman, sağlam amel, üstün ahlak sahibi olmak,
6-) İhlaslı kişi olup, gösteriş, şöhret arzusu, makam hırsı, inalcılık ve yabancıları taklitle din kurtarıcılığı hastalıklarından uzak ve beri olmak. İçtihat kapısı, bu tür kimselerin yetişmemesinden ötürü kapalıdır. Üstelik tarih boyu her mesele esasa bağlanmıştır. Yeni durumlara ehil kişiler fetva verebilir.
TECDİD:
Dinin yenilenmesi. Bizce bu, dine yeni bir hız, halka yeni bir aksiyon kazandırmak, unutulanları hatırlatıp, sünneti dirilmektir. Günümüz bilgiçleri ise, dini islah edip, yürümez hükümleri değiştirmek diye anlar. Mesela: Z. Gökalp, Türkçe Kur'an istiyor. Bazıları namazı üç vakite indirmek istiyor. Bazıları ise namazın sünnetlerini kaldırmak istiyor. Hatta bazıları bunu bile politize etmişlerdi. Halbuki hadiste müjdelenen her asır başında gelecek müceddid, dini kendi öz ayakları üzerinde, öz gücüyle yayıp yürürlüğe koyacaktı.
TELFİK:
Mezheplerin farklı görüşlerini birleştirmek manasınadır. Günümüzde dört mezhepten karma bir mezhep çıkarma isteğidir. Çağa uygun, kolay ve ihtilafsız içtihatları toplayıp mezheplere işiniz bitti, yeni bir terkip yaptık demektir.
BİD'AT:
Sonradan çıkan şeydir ve merduttur. Fakat, her sonradan çıkan şey bid'at olmaz. Kur'an-ı Kerim'in kitap halinde derlenmesi, harekelenmesi, tefsir edilmesi, hadislerin derlenip şerh edilmesi nasıl bid'at değilse; cumada iç ezana ek dış ezan okunması kubbeli cami yapılması da bid'at olamaz.
MEZHEP:
Dinde izlenen yol, uyulan içtihad. Peygamberin tavsiye edip uygun bulduğu, ulemaya vazife gösterdiği hayırlı çığır. Hak mezhepler amelde dört; Usulü ve furuu ile kişinin tutununca Hakk’a varacağı ulema yolu. Cahiller ona uyacak, alimler onu öğretecek. Müçtehitler ise, kendi içtihatlarına göre davranacak.
TAKLİD:
Mezhebe uymaya denir. Yani içtihada yapamayan bir mezhebin görüşüne, yani kitap ve sünnetten çıkardığı ahkama uyar. Böylece insan ile Peygambere ulaşır. Aksi halde sapsız balta gibi kalır. Aklını ve zevkini din edinir.
CEMALEDDİN EFGANİ:
Cemaleddin hakkında yazı yazanlar arasında onun Afganlı olduğu yayılıştır. Hem de Afganistan başkenti Kabile bağlı Kenz kasabasında doğduğu sanılır. Buna bakılacak olursa, demek olur ki Cemalettin nesebe yönünden Afgan, mezhebe yönünden ise sünnidir. Fakat onun İranlı olduğunun en kesin belgesi hakkında yazılan Farsça eserdir. Yeğeni ve aynı zamanda öğrencisi olan müellif tarafından yazılan "Afgan diye anılan, Seyyid Cemaleddin Esedabadi." adlı kitaptır. Cemaleddin'in Afgan diye meşhur olmasının asıl sebebi bizzat kendisinin Mısır'da böylece tensibiyledir. Çünkü biliyorduk ki İslam düşünürü ve şark filozofu diye tanınma şansı, bir İranlı için mümkün değildi. Bu derece geniş şöhrete ulaşması Sadrazam Ali Paşa tarafından İstanbul'da ağırlanması, Vezirlerin konağında saygıyla karşılanması ve hele maarif meclisine aza tayini aklından geçirmezdi. Yine Mısır hükümetinin meşhur bin kuruşluk şeref maaşı tahsisi, orada talebelerin dersine koşuşması vb. imkansız o olacaktı.
Cemaleddin, dinler tarihi konusunda o derece ilerledi ki, bir taşkınlık hali ile ilhada vardı. Nitekim o alemin kıdemini iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Ona göre "fezada dağılmış bir takım canlı cisimler, tabiatçıların dediği gibi yıldızların tutuşması ve havanın cezbesi sonucu gördüğümüz alem ve canlılar oluşmuştur. İlk ve hakim bir muharrikin varlığı kanaatı ise insanın tapınma ve bir ilaha saygı duygusunun tekamülü sonucu ortaya çıkmıştır. Yani insan henüz kişilik ve şuur yönünden tam gelişmedi eşyayı, gerçeği ile kavrayamadığı dönemlerde, taşlara ağaçlara tapınıyordu. Medeniyetin çeşitli dönemleri aşılıp terakki edildikçe, aklı geliştikçe mesela: gözüyle algıladığı en üstün ateş, yıldız, bulut vesaireye tapmaya başladı."Bu görüş tamamen, batılı filozofların inkarcı görüşü paralelinde mülhitçe yapılan bir yorumdur.
CEMALEDDİN'İN MISIR'DAKİ MEDRESESİ
Cemalettin ikamet yeri olarak Yahudi mahallesini seçmişti. Onu ziyaret için duyan geliyordu. Böylece gelip gidenlerin medresesi haline gelmişti bu mesken. Medrese eviydi. Talebelerine ilm-i kelam, felsefe üzerine kitaplar mütalaa ediyordu. Gittiği günden itibaren bu böyle oldu Cemaleddin Ezbere ayak basmadı ve orada herhangi bir derste, bir toplantıda bulunmadı.
En devamlı ve ihlaslı talebesi de, M. Abduh'tu daha sonra Said Zevlül, İbrahim El-lukani, İbrahim El-helbab ve Ahmet Es-seyyid idi. Cemaleddin İrani'nin ünü, "dinde ve ilimde yenilik ve keşif yapan kişi" olarak yayılmıştı. Gerçi halk "Tecdid" in manasını iyi bilirdi. Ve selefi salihinden bize miras kalan İslam kültürünü bu tiplerin nereye çekip çevireceğini de iyi tanıyordu halk.
Cemaleddin İreni, halk efkarına şu tohumları ekmekte idi: Geçmiş fukaradan bize intikal eden görüş ve içtihatlar bizi bağlamaz. Bizim onlara uymamızda gerekmez aksine her insan, Kuran ayetlerinden ne anlayabiliyorsa onunla yetinmelidir. Sünnet bizzat hidayete sebep değildir. Bununda manası şu olur: Fıkıh ilimleri, Tefsir, Hadis vb. abesle iştigaldir. Onlardan uzak kalınmalıdır. Nitekim müceddid kimseler, Cemaleddin'in görüşlerine sarıldılar. Fakat ne yazık ki, onların görüşleri Kuran çerçevesinde bir türlü toparlanamıyor, ona uymuyor, cemiyeti ve dini de ıslah edemiyordu. Tam aksine, onun nalsıyla sabit olan mucizeler, melekler, şeytanlar, cinler ve bunlara dair Kuran kıssalarını inkarla tenakus halindedirler.
Ve zamanla bu tecdit yöntemi, eski ulemamızı en bayağı sıfatlarla anmaya kadar vardı. Nitekim Zeki Mübarek, Risalenin 572. sayısında şöyle yazdı. "İslam sancağını cühelanın (din alimlerini kastediyor.) elinden çekip aldık. Artık din esaslarının şerh ve izahında baş vurulacak merci bizim kalemlerimizdir."
Abdullah el-Kasımi de: "İşte esaret zincirleri" adlı kitabında, fukahayı ve muhaddisleri "Katil deccallar" diye tavsif etti. Cemaleddin'den sonra ise esas ulemaya açılan isyan bayrağını M. Abduh yüklenmiş ve bütün alimleri hedef alarak hücum etmişlerdi. Eh, benim anlayışım da din ulemasına harb açmak, dine harb açmaktır. Çünkü dinin savunucuları ulemadır.
Bu kitabın hedefi; Cemalettin Efgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza'yı ve batıl görüşlerini tanıtmaktır. Kitap, Ezher'de yapılan bir doktora tezinin son yarısıdır. Başı R. Rıza'nın tefsir metodunu işliyor. Burası elimizdeki kitapta yer almıyor. Elimizdeki kitapta ise o üç kişiyi, aslı, soyu, fikir ve inancıyla tanıtıyor.
Asr-ı saadette dinin ve dünyanın her problemi Rasulullah'ın önünde hal ve fasledilirdi. Her soru kesin cevabını bulurdu. Ondan sonra da O'nun nurundan muktebes vicdanlarıyla sahabe meseleleri hallediyor, O'ndan duyup gördüğünü aktarıp hükmü koyuyordu.
Üçüncü safhada ise Tabiin sahabenin tavrını korumaya çalıştı. Ama ne var ki meseleler çoğalmış, dış ve içten yeni düşünceler ortaya çıkmış, cevap bekliyordu. Buna karşılık da, kitap (Kur'an)ortada ve sabit ise de; gerek onu anlamak ve izahta, gerekse Rasulullah'ın hadislerini nakilde değişik metod ve anlayışlar zuhur etmişti.
Tabiin döneminde kısmen, tebe-i tabiin döneminde ise tamamen yeni ilim anlayışı takarrur etti. Önceki dönem " selef dönemi" diye anıldı. Yeni dönem ise "halef" diye anıldı. İşte bu dönemde ameli ve itikadi mezhepler ortaya çıktı. Oluşup takarrur etti. Biçimlendi ve kitlelerce benimsenenler, ulemaca doğrulananlar devam etti revac buldu. Öbürleri ise silindi veya kenara atıldı.
Şimdi de elimizdeki kitapta yer alan önemli kavramları özetleyelim.
İÇTİHAD:
Allah ve Rasulünün hüküm koyma yetkisini kullanmak ve üstlenmek diyebileceğimiz ağır bir yük, çetin bir vazife ve sorumluluk. Dindeki ehliyeti tam olan alimin dini konuda, delil bulunmayan hususta hüküm koymasıdır. Ehliyeti şöyle sıralayabiliriz:
1-) Dinde, kitap-sünneti ve ondan kaynaklanan her hususunu, usul ve furuunu tam bilmek.
2-) Bunu ehil bir üstaddan, disiplinli şekilde almış bulunmak,
3-) Üstün zeka, geniş görüşçe yorum gücü,
4-) Dünyevi ilimleri daha çok iyi tanımak,
5-) Tam iman, sağlam amel, üstün ahlak sahibi olmak,
6-) İhlaslı kişi olup, gösteriş, şöhret arzusu, makam hırsı, inalcılık ve yabancıları taklitle din kurtarıcılığı hastalıklarından uzak ve beri olmak. İçtihat kapısı, bu tür kimselerin yetişmemesinden ötürü kapalıdır. Üstelik tarih boyu her mesele esasa bağlanmıştır. Yeni durumlara ehil kişiler fetva verebilir.
TECDİD:
Dinin yenilenmesi. Bizce bu, dine yeni bir hız, halka yeni bir aksiyon kazandırmak, unutulanları hatırlatıp, sünneti dirilmektir. Günümüz bilgiçleri ise, dini islah edip, yürümez hükümleri değiştirmek diye anlar. Mesela: Z. Gökalp, Türkçe Kur'an istiyor. Bazıları namazı üç vakite indirmek istiyor. Bazıları ise namazın sünnetlerini kaldırmak istiyor. Hatta bazıları bunu bile politize etmişlerdi. Halbuki hadiste müjdelenen her asır başında gelecek müceddid, dini kendi öz ayakları üzerinde, öz gücüyle yayıp yürürlüğe koyacaktı.
TELFİK:
Mezheplerin farklı görüşlerini birleştirmek manasınadır. Günümüzde dört mezhepten karma bir mezhep çıkarma isteğidir. Çağa uygun, kolay ve ihtilafsız içtihatları toplayıp mezheplere işiniz bitti, yeni bir terkip yaptık demektir.
BİD'AT:
Sonradan çıkan şeydir ve merduttur. Fakat, her sonradan çıkan şey bid'at olmaz. Kur'an-ı Kerim'in kitap halinde derlenmesi, harekelenmesi, tefsir edilmesi, hadislerin derlenip şerh edilmesi nasıl bid'at değilse; cumada iç ezana ek dış ezan okunması kubbeli cami yapılması da bid'at olamaz.
MEZHEP:
Dinde izlenen yol, uyulan içtihad. Peygamberin tavsiye edip uygun bulduğu, ulemaya vazife gösterdiği hayırlı çığır. Hak mezhepler amelde dört; Usulü ve furuu ile kişinin tutununca Hakk’a varacağı ulema yolu. Cahiller ona uyacak, alimler onu öğretecek. Müçtehitler ise, kendi içtihatlarına göre davranacak.
TAKLİD:
Mezhebe uymaya denir. Yani içtihada yapamayan bir mezhebin görüşüne, yani kitap ve sünnetten çıkardığı ahkama uyar. Böylece insan ile Peygambere ulaşır. Aksi halde sapsız balta gibi kalır. Aklını ve zevkini din edinir.
CEMALEDDİN EFGANİ:
Cemaleddin hakkında yazı yazanlar arasında onun Afganlı olduğu yayılıştır. Hem de Afganistan başkenti Kabile bağlı Kenz kasabasında doğduğu sanılır. Buna bakılacak olursa, demek olur ki Cemalettin nesebe yönünden Afgan, mezhebe yönünden ise sünnidir. Fakat onun İranlı olduğunun en kesin belgesi hakkında yazılan Farsça eserdir. Yeğeni ve aynı zamanda öğrencisi olan müellif tarafından yazılan "Afgan diye anılan, Seyyid Cemaleddin Esedabadi." adlı kitaptır. Cemaleddin'in Afgan diye meşhur olmasının asıl sebebi bizzat kendisinin Mısır'da böylece tensibiyledir. Çünkü biliyorduk ki İslam düşünürü ve şark filozofu diye tanınma şansı, bir İranlı için mümkün değildi. Bu derece geniş şöhrete ulaşması Sadrazam Ali Paşa tarafından İstanbul'da ağırlanması, Vezirlerin konağında saygıyla karşılanması ve hele maarif meclisine aza tayini aklından geçirmezdi. Yine Mısır hükümetinin meşhur bin kuruşluk şeref maaşı tahsisi, orada talebelerin dersine koşuşması vb. imkansız o olacaktı.
Cemaleddin, dinler tarihi konusunda o derece ilerledi ki, bir taşkınlık hali ile ilhada vardı. Nitekim o alemin kıdemini iddia edecek kadar ileri gitmiştir. Ona göre "fezada dağılmış bir takım canlı cisimler, tabiatçıların dediği gibi yıldızların tutuşması ve havanın cezbesi sonucu gördüğümüz alem ve canlılar oluşmuştur. İlk ve hakim bir muharrikin varlığı kanaatı ise insanın tapınma ve bir ilaha saygı duygusunun tekamülü sonucu ortaya çıkmıştır. Yani insan henüz kişilik ve şuur yönünden tam gelişmedi eşyayı, gerçeği ile kavrayamadığı dönemlerde, taşlara ağaçlara tapınıyordu. Medeniyetin çeşitli dönemleri aşılıp terakki edildikçe, aklı geliştikçe mesela: gözüyle algıladığı en üstün ateş, yıldız, bulut vesaireye tapmaya başladı."Bu görüş tamamen, batılı filozofların inkarcı görüşü paralelinde mülhitçe yapılan bir yorumdur.
CEMALEDDİN'İN MISIR'DAKİ MEDRESESİ
Cemalettin ikamet yeri olarak Yahudi mahallesini seçmişti. Onu ziyaret için duyan geliyordu. Böylece gelip gidenlerin medresesi haline gelmişti bu mesken. Medrese eviydi. Talebelerine ilm-i kelam, felsefe üzerine kitaplar mütalaa ediyordu. Gittiği günden itibaren bu böyle oldu Cemaleddin Ezbere ayak basmadı ve orada herhangi bir derste, bir toplantıda bulunmadı.
En devamlı ve ihlaslı talebesi de, M. Abduh'tu daha sonra Said Zevlül, İbrahim El-lukani, İbrahim El-helbab ve Ahmet Es-seyyid idi. Cemaleddin İrani'nin ünü, "dinde ve ilimde yenilik ve keşif yapan kişi" olarak yayılmıştı. Gerçi halk "Tecdid" in manasını iyi bilirdi. Ve selefi salihinden bize miras kalan İslam kültürünü bu tiplerin nereye çekip çevireceğini de iyi tanıyordu halk.
Cemaleddin İreni, halk efkarına şu tohumları ekmekte idi: Geçmiş fukaradan bize intikal eden görüş ve içtihatlar bizi bağlamaz. Bizim onlara uymamızda gerekmez aksine her insan, Kuran ayetlerinden ne anlayabiliyorsa onunla yetinmelidir. Sünnet bizzat hidayete sebep değildir. Bununda manası şu olur: Fıkıh ilimleri, Tefsir, Hadis vb. abesle iştigaldir. Onlardan uzak kalınmalıdır. Nitekim müceddid kimseler, Cemaleddin'in görüşlerine sarıldılar. Fakat ne yazık ki, onların görüşleri Kuran çerçevesinde bir türlü toparlanamıyor, ona uymuyor, cemiyeti ve dini de ıslah edemiyordu. Tam aksine, onun nalsıyla sabit olan mucizeler, melekler, şeytanlar, cinler ve bunlara dair Kuran kıssalarını inkarla tenakus halindedirler.
Ve zamanla bu tecdit yöntemi, eski ulemamızı en bayağı sıfatlarla anmaya kadar vardı. Nitekim Zeki Mübarek, Risalenin 572. sayısında şöyle yazdı. "İslam sancağını cühelanın (din alimlerini kastediyor.) elinden çekip aldık. Artık din esaslarının şerh ve izahında baş vurulacak merci bizim kalemlerimizdir."
Abdullah el-Kasımi de: "İşte esaret zincirleri" adlı kitabında, fukahayı ve muhaddisleri "Katil deccallar" diye tavsif etti. Cemaleddin'den sonra ise esas ulemaya açılan isyan bayrağını M. Abduh yüklenmiş ve bütün alimleri hedef alarak hücum etmişlerdi. Eh, benim anlayışım da din ulemasına harb açmak, dine harb açmaktır. Çünkü dinin savunucuları ulemadır.